Ferhat Can Büyük: Müzikte İçtenlik
Piyanist Ferhat Can Büyük, onu geliştiren dönüm noktalarını, müziğe yaklaşımına etki eden düşüncelerini ve klasik müzikle kurduğu ilişkiyi paylaşıyor. Disiplin ve özgürlüğün iç içe geçtiği bu yolculuk, sanatçının müzikal kimliğine ışık tutuyor.
Ferhat Can Büyük, ulusal ve uluslararası başarılarla şekillenen kariyerini, müziğe ve piyanoya yaklaşımını samimi bir dille paylaşıyor. Disiplinle kol kola devam eden bu yolculuğun, zamanla özgürlükle iç içe geçen bir ifade alanına nasıl dönüştüğünü anlatırken, müziğin onun için yalnızca bir sanat değil, yaşamın kendisini aktaran bir dil olduğunu ifade ediyor.
Sahne dışında sizi besleyen, müziğinize dolaylı olarak etki eden şeyler nelerdir?
Sahne dışında beni en çok besleyen şey aslında hayatın kendisi. Uzun yürüyüşler, sevdiklerimle geçirilen sade zamanlar, bazen iyi bir kitapla başbaşa kalmak… Bunlar zihnimi temizliyor ve müziğe daha samimi bir yerden yaklaşmamı sağlıyor. Zaman zaman bilinçli olarak her şeyden uzaklaşmak da bana çok iyi geliyor; geri döndüğümde daha taze bir kulakla ve daha dürüst bir ifadeyle çalabildiğimi hissediyorum. Ayrıca farklı sanat dallarıyla temas kurmak da iyi geliyor, bir film, bir resim ya da etkileyici edebi ifadelerle yazılmış kısa bir metin okumak ya da bir başka müzisyen arkadaşımla sanat ve hayat ilişkisi üzerinden yapılan sohbetler dahi insanda birtakım duyguları uyandırabiliyor. O duyguların hepsi bir şekilde piyanonun başına oturduğumda ise kendine yer buluyor. Aslında özetle, sahnede anlattığım şey, biraz da sahne dışındaki o biriken hayatın bir yansıması oluyor diyebilirim.
Kariyerinizde sizi bugüne taşıyan dönüm noktaları neler oldu?
Kariyerimde beni bugün bulunduğum noktaya taşıyan birkaç önemli dönüm noktası var. En başta, Prof. Meral Yapalı’nın sınıfına kabul edilmem benim için gerçekten çok kıymetliydi. Kendisiyle uzun yıllar süren çalışmalarımız, müziğe bakışımı derinleştiren ve müzikal kimliğimi şekillendiren çok özel bir süreç oldu. 2015 yılında İş Sanat’ın düzenlediği “Meriç Soylu Anısına Parlayan Yıldızlar” serisinde aldığım birincilik, Türkiye’de daha tanınır olmamı sağlayan önemli bir adım oldu. Sonrasında Borusan Kocabıyık Vakfı’nın yurtdışı eğitimim için verdiği burs, hayallerimi bir üst seviyeye taşıyabilmem adına hayatım boyunca unutmayacağım büyük bir destek oldu. Yurtdışındaki eğitimim boyunca katıldığım uluslararası yarışmalar da benim için ayrı birer kapı açtı. Polonya’da kazandığım Antonin Chopin Yarışması birinciliği ve Grand Prize ödülü özellikle Polonya’da çok ses getirdi ve bu sayede Avrupa’da birçok festival ve konser davetleri aldım. Ayrıca o dönem Polonya’nın en çok dinlenen radyo kanallarından PIK Radio bir resitalimi canlı olarak yayınladı. Bunun yanında, 2020 yılında katıldığım “Malaysia Virtual International Music Competition”Beethoven yılı kapsamında “en iyi Beethoven yorumcusu” seçilmem de kariyerim açısından çok anlamlı bir başka dönüm noktası oldu. Tüm bu deneyimler, hem sahne üzerinde hem de müzikal kimliğimi oluştururken beni adım adım ileri taşıyan, birbirini tamamlayan süreçler oldu.
Enstrümanınız piyano, sizin için daha çok bir disiplin mi, yoksa bir özgürlük alanı mı?
Açıkçası benim için piyano hem disiplin hem özgürlük, ama bu ikisi birbirinden ayrı şeyler değil. Disiplin kısmı; her gün enstrümanın başına oturmak, detaylarla uğraşmak ve kendinle yüzleşmek… Bu süreç bazen zorlayıcı, ama özgürlüğün kapısını da aslında o açıyor. Çünkü o teknik ve zihinsel altyapıyı kurduktan sonra, sahnede sizin için bambaşka bir alan oluşuyor. O noktada piyano benim için tamamen bir ifade aracı haline geliyor; o an ne hissediyorsam, nasıl bir hikâye anlatmak istiyorsam sahne, onu özgürce paylaşabildiğim bir yere dönüşüyor. Yani en başta disiplin gibi başlayan şey, zamanla çok kişisel ve özgür bir dil haline geliyor. Sanırım müzik ve enstrumanımla kurduğum bağda beni en çok cezbeden taraf da bu denge.
Bu konserde Türkiye’nin en önemli şeflerinden Gürer Aykal ile aynı sahneyi paylaştınız. Kendisiyle çalışmak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Gürer Aykal, Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir şefimiz olarak her zaman çok özel ve saygı duyduğum bir duayen. Kendisiyle aynı sahneyi paylaşmak ise tahmin edersiniz ki benim için büyük bir onur. Borusan Filarmoni Orkestrası ile verdiğimiz son konserden önce kendisi ile birlikte İDSO eşliğinde Chopin 2 numaralı Piyano Konçerto’sunu seslendirme fırsatım olmuştu; o deneyimden sonra, mümkün olan her fırsatta kendisi ile birlikte aynı sahneyi paylaşabilmeyi hep çok istedim. Onunla çalışmak, benim için büyük bir kazanım, müziğe yaklaşımındaki derinlik ve tecrübesi sayesinde harika bir konseri geride bırakmamızın yanı sıra, genç bir müzisyen olarak bende kalıcı bir etki bıraktığını, daha çok ilerlediğimi düşünüyorum. Eserlere getirdiği ifade, her piyanistin özleyeceği kadar yüksek bir anlayış ve müzikal derinlik içeriyor. Orkestra provalarından sonra icra edeceğimiz eserin üzerinden sadece şef ve piyanist olarak birlikte çalışma alışkanlığı, mesleğine gösterdiği özen ve titizliğin bir kanıtı; bu yaklaşımın içinde büyük bir ustalığın yanı sıra çok ince bir müzikal hassasiyet hissediliyor. Sahnede kurduğu o doğal denge ve birlikte nefes alma hissi, icrayı çok daha anlamlı bir noktaya taşıyor. Açıkçası repertuvarımdaki tüm konçertoları onunla icra edebilmeyi çok isterdim, umarım bu mümkün olabilir… Hatta repertuvarıma aldığım Beethoven’ın beş piyano konçertosunu bir konser maratonu içinde birlikte seslendirme projemi kendisi ile gerçekleştirmeyi çok isterim. Umarım ileride bu hayali gerçeğe dönüştürme fırsatı bulurum. Bu arada yeri gelmişken müthiş Borusan Filarmoni Orkestrası müzisyenlerinin her birinin değerini de burada vurgulamak isterim, onlarla aynı sahneyi paylaşmış olmak benim için eşsiz bir deneyimdi.
Genç bir sanatçı olarak, yaşıtlarınızın klasik müziğe daha yakın hissetmesi için nasıl bir katkı sunduğunuzu düşünüyorsunuz?
Genç bir sanatçı olarak en çok önemsediğim şeylerden biri klasik müziği daha ulaşılabilir ve samimi bir yerden paylaşabilmek. Bence bizim kuşağın en çok ihtiyaç duyduğu şey, bu müziğin “uzak” ya da “zor” bir şey olmadığı hissini kırabilmek. Ben sahnede mümkün olduğunca içten olmaya ve müziği gerçekten hissettiğim gibi aktarmaya çalışıyorum; dinleyen kişinin de o duygularla bağ kurabilmesi benim için çok değerli. Bunun dışında, konserler dışında da insanlarla temas kurmaya önem veriyorum. Sosyal medya ya da farklı platformlar üzerinden müziğe dair düşüncelerimi, çalışma süreçlerimi paylaşmak; bazen bir eserin arka planını anlatmak, dinleyiciyle aradaki mesafeyi azaltıyor diye düşünüyorum. Kısacası, klasik müziği biraz daha “hayatın içine” taşımaya çalışıyorum. Eğer yaşıtlarım konserden çıktığında “bu müzik bana da bir şey söylüyor” hissini yaşıyorsa, kendimi en çok o zaman katkı sağlamış gibi hissediyorum.
Klasik müzik dışında en çok hangi müzikleri/müzisyenleri dinlersiniz?
Yoğun bir klasik müzik dinleyicisiyim. Babamın da müzisyen olması sayesinde, küçük yaşlarımdan itibaren evde çeşitli ve seçilmiş müzikler dinleyerek büyüdüm. O yüzden kulağımı dolduran, bende iz bırakan sanatçı sayısı klasik müzik dışında da oldukça fazla. Tür olarak Klasik müziğin dışında ; Steely Dan, Donald Fagen, Herbie Hancock, Miles Davis, George Benson, Pat Metheny gibi isimler; daha popüler tarafta ise Sting, Phil Collins, Peter Gabriel, Fleetwood Mac, Michael Franks, Billy Joel, Al Jerrau … şeklinde liste uzayıp gidiyor. Bu saydıklarım çocukluğumdan beri kulağımı şekillendiren isimlerden ilk aklıma gelenler. Bugün ise Dominic Miller, Brad Mehldau, Mathias Eick gibi müzisyenlerin yaptığı müzikler beni heyecanlandırıyor diyebilirim. Özellikle doğaçlamalar içeren enstrumental müzik ağırlıklı çoğunluğu ECM kayıtlarından oluşan geniş bir müzik arşivine sahibim.

